DEMOKRASİMİ? OTOKRASİMİ? (DEMOKRASİ ÇOK SESLİLİK DEĞİL Mİ?)
Ülkemizde son dönemlerde demokrasi adına yaşananlar bir kabus olmalı, öyle ki artık devlet erkini hükümet politikalarını kimse eleştiremiyor, eylemleri yada söylemleri eleştirmek suç olmuş, eleştirenler ya marjinal olarak adlandırılıyor yada devlet erkinin hışmına uğruyor.
Devlet erki; Doğru yada yanlış! Ben yaptım oldu! mantığı ile ülkeyi yönetmeye çalışıyor. Ülkemizde son dönemde çıkartılan kanunların %70 i tekrar meclise geliyor ve yeniden düzeltmeler yapılıyor. Kanunlarımız yamalı bohça gibi, nedeni çok açık; Eleştiriler dinlenmediği, milletvekilleri bağımsız olamadığı, liderler cuntasından korkarak yorum bile yapamadıkları yani biat kültürü ile parmak kaldırdıklarından dolayı değilmidir?
Hükümet kanadına ait milletvekillerinin yaklaşık 280 tanesinin hiçbir yazılı yada sözlü katılımı yok, bu nasıl bir demokrasi? Her söyleneni sorgulamadan yapmak, her talimatı aynen yerine getirmek ve sonrasında tekrar düzeltmeye çalışmak size hiç garip gelmiyor mu?
Ortaya çıkan bu durumu kimsenin izah edecek mazereti olamaz. Evet demokrasi çok seslilik ve her sese kulak vermektir. Siyasal gücün, güç üzerinden halka dayatmalarda bulunması demokrasiden çok monarşide yer bulur.
Otokrasi, monarşinin bir çeşididir. Yönetici, bütün siyasî yetkileri tek başında elinde bulundurur. Fakat monarşinin aksine yönetim miras yoluyla kalmamış kişi tarafından ele geçirilmiştir.
Otokrat (buyurgan) rejimlerin temel özelliği, yönetimlerin halk adına karar vermesi, iyi, doğru ve güzel olanları dayatması, buna karşın halkın sorunlarını çözümlemeyi de üstlenmesidir.
Demokrat (katılımcı) rejimlerin temel özelliği ise halkın kendisi için iyi, doğru ve güzel olanlara karar vermesi, sorunlarının çözümlerini kendisinin üretmesi, yönetimlerin de bu çözümlerin hayata geçirilmesi için -varsa- engelleri ortadan kaldırmasıdır. Demokrasilerde, toplumun sorunlarına karşı ürettiği çözümlerin yönetimlere iletilmesi için temsilcilerini kullanması, bu rejimlerin belirgin özelliğidir.
Devlet demek idareci demektir. Her toplulukta bir idareci vardır. Bu idareci ya adildir veya zalimdir. Bir idarecinin keyfine göre davranması zulüm, meşverete ve bunun sonucu olan sözleşmelere dayalı idaresine de hukuki ve adil idare adı verilir.
Adalet insanların dinlemeye, ihtiyaçlarına değer vermeye ve haklarını korumaya dayanan sözleşmelerle sağlanır. Bunun da temelini siyasi ahlakın ve idarenin dayandığı “Meşveret Sistemi” oluşturur. İdarecinin doğru karar vermesini ve adil olması meşveretledir. Meşruiyeti de buna dayanır.
Adil bir idarecinin meşruiyetini sağlayan temel prensipler meşveret, doğru bilgi, muhabbet ve kanundur. Baskıya ve zorlamaya dayalı bir idare insanlığı tahrip eder.
Farklı yapı ve düşüncede bulunan insanları ve insan topluluklarını ortak bir amaca yönelten, ortak fayda etrafında toplayan sözleşmelerdir. Peygamberimizden (sav) sonra ilk yapılan sözleşme “Akabe Biatı”dır. Bu sözleşme yazılı olmayan bir akittir
Eğer ülkede demokrasi varsa, insanların bazı uygulamaları beğenmeyerek, farklı düşüncelerini açıklamak için yaptığı çeşitli etkinliklerle, protesto etmeleri kadar doğal bir şey olamaz.
Kesinlikle masum ve konulara duyarlı olarak yapılan protestoya karşı idare aklı selim içinde hoş görülü davranmalı, devlet erki olayları şiddete dönüştürmeden, vatandaşın zarar görmesinin önüne geçerken orantısız güç kullanmamaktan kaçınmalıdır.
İktidarların her protestoya şiddetle karşılık verme zafiyetine dönüşen, yönetimin karşı durulamaz "her dediğim doğrudur" mantığıyla ve iktidar gücünün yanlış kullanımı ile birlikte ülkeyi yaşanmaz bir hale getirdiğine ve ekonomik zararlara yol açtığına şahit olduk.
Bu nedenledir ki, idarenin demokrasiyi özümseyip insanların eylem ve gösterilerine tahammül gücünü taşımalı ve soğukkanlılıkla olayları bertaraf etmelidir. Hükümet, bakanlar ve yetkililer vatandaşın demokratik haklarını kullanma taleplerine karşı duyarlı olmalı, psikolojik ve fiziki şiddetten kaçınmalıdır.
Ülkemizde son dönemlerde yaşananları üzüntüyle izliyoruz. Hemen her şey geçmişle hesaplaşma, öç alma vb. şeklinde yapılıyor. Ülkemizde demokratikleşme süreçleri hep sancılı olmuştur. Tek partili dönemden çok partili döneme geçilirken yaşananlar ve daha sonrasında malum lider cuntaları ve tek adam, tek şeflik, tek lider şeklinde devam ederken 1950-1960 yılları arasında başbakanlık yapan Adnan menderes 1961 yılında demokrasi adına idam edilmiştir. Ülkenin siyasi tarihini burada yazacak değilim ama ülkemizde demokrasi hep sancılı dönemler yaşamıştır.
Sadece ülkemiz mi? Tabiki hayır. İnsanlık tarihi, farklı düşünüp farklı konuşanların maruz kaldığı trajik olaylarla doludur. "Demokrasi siyasi tercihe, rızaya ve tahammüle dayanır. Demokrasilerde yönetim, kendisine yakın olanlara teslim olmadığı gibi uzak olanları da dışlayamaz"
Demokrasi hakkında Max Frisch’in bir sözünü hatırlatmak isterim Frisch diyor ki:
“Demokrasi kendi iç işlerine karışmaktır.” Bence demokrasi bir cümle ile ancak bu kadar güzel özetlenir.
Demokrasi kendi iç işlerine karışmak ise peki başkasının iç işlerine karışmak ne oluyor?
Geçen hafta TBMM salonunda olan tartışmaları hatırlayınız. Tüm siyasiler bir birine saldırıyor ortada kullanılan kadınlar. Bir siyasi partinin başkan yardımcısı TBMM’de erkekler tarafından kadınlara mobbing yapılıyor ve arkasından da erkek milletvekillerinin ve siyasi liderlerin kadınlar ve kadın bedeni üzerinden siyaset yapmayı bırakmalarını istiyordu.
Bir diğeri ise merdiven altı tabir edilen atölyelerde kadınların üç paraya ve sosyal güvencesiz çalıştığını burada çalışan kadınlarla ilgili mevcut iktidar partisi bayanlarının çıkıpta tek bir konuşma yapmadıklarını ve soru önergesi vermediklerini, türban takmanın kadınların sorunlarını çözmediğini, ayrıca kadın çalışanların iki yıl analık hakkını kullanması halinde kimin iş vereceğini ifade ediyordu.

Bir diğeri ise merdiven altı tabir edilen atölyelerde kadınların üç paraya ve sosyal güvencesiz çalıştığını burada çalışan kadınlarla ilgili mevcut iktidar partisi bayanlarının çıkıpta tek bir konuşma yapmadıklarını ve soru önergesi vermediklerini, türban takmanın kadınların sorunlarını çözmediğini, ayrıca kadın çalışanların iki yıl analık hakkını kullanması halinde kimin iş vereceğini ifade ediyordu.

Ülkemizde alt taşeronluğun hakim kılınmaya çalışıldığı bu dönemde yada istihdam bürolarının yaygınlaştırılmaya çalışıldığı daha vahimi sağlıkta taşeronlaşmanın hat safhada olduğu bu dönemde bu açıklamaya katılmamak mümkün değil.
Evet, 1999 yılında TBMM’ye alınmayan ve salondan çıkartılan Merve KAVAKÇI olayını o zaman nasıl tasvip etmediysek ve protesto ettiysek bu günde TBMM’ye türbanla giren dört milletvekilinin bunun yasal hakları olduğunu savunuyor ve destekliyoruz.
TBMM iç tüzüğünde kadın milletvekillerinin TBMM’ye türbanla girmesinin önünde hiçbir engel olmadığı çok açıktır. Bugün yapılanlar normalleşme yada demokratikleşme adına atılan adım değildir.

Zaten 1980 anayasasında ve TBMM iç tüzüğünde bu durum belirlenmiş durumda. Burada TBMM çatısı altında bulunan tüm siyasi partileri tebrik etmek gerekir demokrasinin gereğini yaptılar ve Demokrasiyi kendi içlerinde hallettiler. Pusuda bekleyenlerin beklentilerini boşa çıkardılar.
TBMM iç tüzüğünde kadın milletvekillerinin TBMM’ye türbanla girmesinin önünde hiçbir engel olmadığı çok açıktır. Bugün yapılanlar normalleşme yada demokratikleşme adına atılan adım değildir.

Zaten 1980 anayasasında ve TBMM iç tüzüğünde bu durum belirlenmiş durumda. Burada TBMM çatısı altında bulunan tüm siyasi partileri tebrik etmek gerekir demokrasinin gereğini yaptılar ve Demokrasiyi kendi içlerinde hallettiler. Pusuda bekleyenlerin beklentilerini boşa çıkardılar.
Ülkemizde yargının geç tecelli ettiği aynı zamanda İdari Mahkemelerin İdarenin Mahkemesi! gibi çalıştığı bu dönemde hak aramak nerdeyse imkansız görünüyor. Yargı mekanizmasında oturanlar devlet yapmışsa doğrudur felsefesi yada devlet baba ile uğraşmayın o ne yaparsa doğrudur mantığını beyinlere nakşetmeye çalışıyor.
Kurum idareleri bir birlerinden farklı uygulamalar yaparken merkezi erk sesiz kalıyor. Sanki birileri susmaları için baskı uyguluyor. Başında sivil toplum yazan ve sivil olması, demokrasinin sesi olması gereken sendikalar; yani Kamu Sendikacılığı yapmak üzere kurulan sendikalar günümüzde bağımsız ve demokratik değiller. Bir siyasi güce dayanmadan, onu arkasına almadan bu ülkede sendikacılık yapılamayacağı kural ve yerleşik bir düşünce maalesef.
Son zamanlarda öyle şeylere şahit olduk ki? Devletin erkleri tarafından kendilerine yakın gördükleri sendikaları adres gösterip çalışanların buralara yönlendirilmesi yapıldı, halende yapılıyor. Bunu yapanlarda bu ülkede sivilleşmeden ve demokrasiden bahseden başbakan yardımcısı ve devlet bakanı ne yazıkki. Bu yönlendirme direkt devlet erki tarafından yapılıyorsa bu demokrasi adına işlenmiş kocaman bir ayıptır.
Bu söylemin açıklaması şudur; Tek sendika olsun, oda bizim olsun! mantığı ve bu mantık (bizim sendika) korkularla çalışanlarda dayatma ile oturtuluyor. Bu ülkede bir sendikanın birkaç yılda % 140 büyümesi başka nasıl anlatılabilir? Demokrasiden ve sivilleşmeden bahsedenler bu söylemlerini bir kere daha gözden geçirmelidir.
İktidar gücünü eline geçirenler demokrasiyi kendi çıkarlarına uygun şekilde tatbiki için ellerinden geleni yapmaya çalışmaktadır. Buna “Demokrasini istismarı” denilebilir.
İktidar için demokrasiyi kullananlar, iktidarlarının devamı için de demokrasiyi yozlaştırarak ellerinden geleni yapacakları bir gerçektir. Buradan “Adil Devlet” ihtiyacı doğmaktadır. Adil devlet çoğunluğun saadetine hizmet eden devlettir.
Hükümetin desteğini alan yandaş sendika çalışanlara mobbing yapmaya devam ediyor. 663 sayılı KHK ile yandaş sendika atama memurluğu gibi çalışıyor, öyle ki son dönemlerde sağlıkla ilgisi bulunmayan bir çok kişinin Kamu Hastanelerine yönetici olarak atanmalarına sessiz kalmaya devam ediyor.

Beyler deniz dolduruldu,KURUDU ve iş bitti. Bir süre sonra sizlerde misyonunu tamamlayacak ve dış kapının dış mandalı olacaksınız. Bunu hep beraber yaşayacağız. Ama atı alan Üsküdar’ı geçmiş olacak.

Beyler deniz dolduruldu,KURUDU ve iş bitti. Bir süre sonra sizlerde misyonunu tamamlayacak ve dış kapının dış mandalı olacaksınız. Bunu hep beraber yaşayacağız. Ama atı alan Üsküdar’ı geçmiş olacak.
2005 yılından beri ifade ediyorum ülkemizde empoze edilen en tehlikeli olgu “sağlık mesleğini her kes yapar” mantığı idi, maalesef her geçen gün haklılığım bir kez daha ortaya çıkmaktadır.
Son günlerde bu durum iyiden iye kurumlarda uygulanmaya başlandı fırıncı, kasap, beden eğitimi ve spor öğretmeni vb. kişiler KHK sekreterliklerinde ve ona bağlı hastanelerde yer almaya başladı. Liyakat hak getire benim düşüncemden ve siyasetimden ise önemli değil, hani kanunlar? Hani yönetmelikler? Yargı nerede? Demokrasi neden işlemiyor? Evet bir şeyler değişiyor yada değiştiriliyor. Unutmayınız bu yolun sonu sağlık kurumlarının satışı ile sonuçlanacaktır.
Şu an herkes sağlık hizmeti almak için destek sigortası yaptırması, emeklilik sigortasının devlet tarafından desteklenmesinin amacı ortada hala anlaşılmıyorsa yapılacak hiçbir şey yok. Sağlık kurumları içerisinde oluşturulan sanal kavgaların amacı sağlık kurumlarının satışlarını hızlandırmak için oynan bir oyundur.
Kamu Hastaneleri Genel Sekreterliklerinin kuruluşunu hatırlayın! Hedef ne olarak lanse edilmişti? Bürokrasiyi ve çalışan sayısını azaltmak idi. Gelinen nokta, yönetici sayısı artarken bürokraside aynı oranda artmadı mı? Buralara sahada çalışan sağlık personelleri çekilerek kurumlar işlev göremez hale getirilmedi mi?
Şehir hastaneleri çoğu sağlık çalışanları için işsizlik demek bunun altını şimdiden çizelim. Özellikle 40 yaşından büyükler bu konuda daha ön planda görünüyor. Bunların hiç birisi kehanet değil 2003 sağlıkta dönüşüm programının içinde yazıyor çıkartılan kanun ve yönetmeliklerle bunun alt yapısı hazırlanıyor.
Bilinen bir şey varsa, oda sağlıkta hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı, sağlıkta değişim yada dönüşümün MUTASYONLA BİR SON BULACAĞIDIR.
Şehir hastaneleri çoğu sağlık çalışanları için işsizlik demek bunun altını şimdiden çizelim. Özellikle 40 yaşından büyükler bu konuda daha ön planda görünüyor. Bunların hiç birisi kehanet değil 2003 sağlıkta dönüşüm programının içinde yazıyor çıkartılan kanun ve yönetmeliklerle bunun alt yapısı hazırlanıyor.
Bilinen bir şey varsa, oda sağlıkta hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı, sağlıkta değişim yada dönüşümün MUTASYONLA BİR SON BULACAĞIDIR.
Konuları daha peş peşe sıralamak mümkün ama konuyu tadında bırakıp sonraki yazılara bırakalım
Herkese sağlıklı ve mutlu bir gelecek dileğiyle.
HÜSEYİN AYHAN
Aktif Sağlık-Sen
Genel Başkanı
HÜSEYİN AYHAN
Aktif Sağlık-Sen
Genel Başkanı

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder